Bu coğrafyada Mesut Bahtiyar olamamak…

asiye-kabahat-ten-sarkilar-dinlediniz-kitabi-karin-karakasli-Front-1

Asiye Kabahat’ten Şarkılar Dinlediniz, zor bir metin. Ama zorluğu dilinde, kelime oyunlarında, edebi tercihlerinde yatmıyor. Zorluğu, size hissettirdiklerinde; omzunuza yüklediklerinde…

Elimizdeki “eksilme”nin kitabı! Satırlar arasında ilerledikçe ne çok eksildiğimizi fark edip, boğazımıza düğümlenen o pür yoksunluk hissini atmaya çalışıyoruz yutkunarak. Ama ne mümkün… Böğrümüze çöreklenip kalan o ağır hüzün, kitabın değil yaşadıklarımızın bakiyesi çünkü.

Hrant Dink’ten Paramaz Kızılbaş’a, Ankara katliamından Tahir Elçi’ye, gözaltında kayıplardan yerle bir edilen Kürt illerine… Eksilişimiz sadece yitirdiğimiz canlardan, dostlardan değil; eksilişimiz sayıdan, nüfustan değil! Eksilişimiz ruhtan, eksilişimiz umuttan! Yitirdiğimiz sesimiz, vicdanımız, insanlığımız… Ne çok eksilmişiz!

Karin Karakaşlı’nın anlatısı, bir kuşağın; bugün 30’lu-40’lı yaşlarını sürmekte olan benim kuşağımın hislerine tercüman. Yazar, o kuşağı içinden “iliğinden biliyor”. Pek çok oto-biyografik öğe taşıyan anlatının, yazarın da dâhil olduğu, bizim arafta kalmışlar nesline referanslar içermesi şaşırtıcı değil elbette.

O arafta kalmak ki 12 Eylül’ün en karanlık yıllarında büyümek bile, başlı başına omuzlarda yük. “Duvardaki Kan”la, Kenan Evren’in nutuklarıyla, milliyetçi mukaddesatçı safsatalarla büyütülen bir nesil!

Peki, ya “öteki” sayılanlardansan? Kökenin, dilin, inancın, cinsiyetin seni “öteki” kılıyorsa… Hele ki eşitlik için, adalet için, kardeşlik için bir şeyler yapmak lazım diyenlerdensen…

Arafta kalanların direnenleri, hep el yordamıyla ilerledi. Kendi göbeğini kendi kesti. Çokça hata yaptı, çokça eksildi. Eksile eksile yürüdü yolunda… Deyim yerindeyse eksile eksile çoğalmasını bildi. Peki, ödenen bedelin ağırlığı? O bedel değil mi bizi arafa mahkûm eden?

Hrant’ın arkadaşları

Karin Karakaşlı Hrant’ın arkadaşı… Sadece arkadaşı mı? Dostu, yoldaşı, kardeşi… Kitap bir anlamda Hrant’ın kitabı. Karin’in Hrant’ını görüyoruz satırlarda. Bir gazeteci ve mücadele adamına değil, Karin’i tamamlayan -ve yokluğuyla eksilten- insana bakıyoruz. Özel bir ilişkiye tanık oluyoruz. Belki de Karin’i Karin yapan insanı tanıyoruz. Sıcak, sevecen ve dokunduğunu dönüştüren birini… Öyle ki bir toplumu dönüştürme gücüne sahip!

Hrant’a yönelen satırlardaki acı ve hüzün, neredeyse dokunabileceğiniz kadar yoğun. Sizi sarsıyor, boğazınıza düğüm üstüne düğüm atıyor. Ama bir dosta, bir yoldaşa ağıt değil okuduklarımız. Hatırlama ve hatırlatma… Öfke ve reddediş… En önemlisi bir veda… Ve belki vicdanlara son bir çağrı!

Bizler, araftakiler; Hrant’ın arkadaşları, Suphi Nejat’ın, Tahir Elçi’nin arkadaşları… Eksilmenin acısını her daim hisseden, bu acıyla yaşadığı zamana ve coğrafyaya gitgide yabancılaşanlar. İşte onlar, Asiye Kabahat’in titrek sesinde kendilerine ait çok şey bulacaklar.

Şiirler ve şairler

Bazı bölümlerin girişinde, mısralar karşılıyor sizi. Nilgün Marmara’dan Ece Ayhan’a, Turgut Uyar’dan Didem Madak’a pek çok şair boy gösteriyor kitapta. Karin Karakaşlı’nın duygu yoğun anlatımını tamamlayan mısralar, hiç ayrıksı durmuyorlar metinden.

Elbette yazarın mısra seçimlerinin yanı sıra, kalem ustalığı da önemli bir faktör bunda. Öte yandan, belki de salt hissettiklerini yazdığı ve sevdiği mısraları sıraladığı için yakaladı bu uyumu diye de düşünmeden edemiyor insan.

Thomas ve Matthias ve Teresa ve Shankara…

Karin Karakaşlı, içindekileri anlatmış sayfalarca. Dolambaçsız, yapmacıksız, kasıntısız anlatmış. Sevgisini de öfkesini de umudunu da umutsuzluğunu da yığıvermiş önümüze, hiç hesapsız. Kim ne der diye düşünmemiş. Kim kızar kim alınır diye kafa yormamış. İçindeki ağır yükü, harflere dökmüş, okura sunmuş. Okundukça azalacak mı yükünün ağırlığı? Asiye Kabahat olmak, belki de o yükü bir ömür taşımak…

Can Yayınları “anlatı” diye belirlemiş kitabı. Oysa Karin Karakaşlı’nın kitabına tür belirlemesi yapmak kolay değil. Politik metinler, anılar, otobiyografik pasajlar, gezi notları, haber metinleri, belgeler… Her şey var kitabın bölümlerinde. Tabii en önemlisi, bir de gizli novella; Thomas’ın öyküsü…

Kitabı oluşturan bölümler alt alta başlıklar halinde sıralansa, afallar okur. Birbiriyle bağdaştıramayacağı pek çok şey, öylesine sıralanmıştır sanki. Bir kurgu ya da kronolojik sıra yok gibidir. Ama öylesine bir bütündür ki anlatılan… Eski Agos’un önündeki kaldırımdan, Thomas’ın Matthias’a aşkına her şey öyle iç içedir ki…

O bütünlüğü sağlayan şey, bizzat yazarın kendisi! Kitapta, dostlarıyla ve sevdiği kentlerle tanıyoruz Karin Karakaşlı’yı. Mücadeleci kimliğin ardında saklı o naif, kırılgan kadını görüyoruz. Ve ötesi, belki de sadece Thomas’ın anlayabildiği iç dünyası… Pür duygularla ifade edilen bir hayat anlayışı: Hakikat arayışı, adalet duygusu, acı, öfke, sevgi, aşk…  En çok da aşk! Thomas’ın Matthias’a Shankara’nın Teresa’ya hesapsız aşkı… Kadının erkeğe, erkeğin erkeğe ya da her nasıl yaşanıyorsa işte öylesine aşk…

Ama Karin Karakaşlı’nın aşklarında hep hüzünlü bir yan var. Eski Yeşilçam filmlerini hatırlatan, buruk bir tat. Ki zaten kitabı da böyle bir selamlamayla bitiriyor. Klasik filmlerin vazgeçilmez pavyon sahnesi ve Zeki Müren’den uyarlanmış bir şarkı…  Belki de yaşadığımız zaman ve coğrafya izin vermiyor fazlasına. Belki de anlatılan “Mesut Bahtiyar” olamamanın hikâyesi.

Safter Korkmaz – Mayıs 2016

 

Ne Doğu’ya ne Batı’ya…

orhan-pamuk-kirmizi-sacli-kadin

“Sana kızdığım zamanlar aslında seni kör etmek geliyor içimden. (…) Bir babada dayanılmayacak yan hep seni görmesi!” der Enver ve birkaç dakika sonrada Cem’i, yani babasını “gözüne kurşun sıkarak” öldürür.

Orhan Pamuk’un yeni kitabı Kırmızı Saçlı Kadın’ın, iki önemli karakteri Cem ve Enver, baba ve oğul ilk ve son kez bir araya gelirken, hikâye, okurun daha başından tahmin ettiği sona bağlanır. “Efsane gerçeğe dönüşür.” Ama hangisi? Babasını öldüren ve bu yüzden kendini kör bırakarak cezalandıran Oidipus’un anlatısı mı yoksa oğlunu öldüren Rüstem’in mi? Belli ki ikisi de değil! Orhan Pamuk, Doğu ve Batı arasında kalan Türkiye’ye özgü bir versiyon anlatmıştır bizlere; Enver babasını hem kör bırakmış hem öldürmüştür…

Bu efsaneleri anlatmak kolay belki, ama bir Orhan Pamuk kitabı üzerine yazmak kolay değil. İki temel sebebi var bunun. İlki yazarın, yani Orhan Pamuk’un eseriyle ilişkisi. İkincisi ise politikayla ilişkilenişi…

Orhan Pamuk’un eseriyle etkileşimi, edebiyat dünyamızda örneğine az rastlanır türden bir ilişki. Pamuk, kitabı daha raflarda yerini alır almaz -hatta bazen daha önce- hakkında öylesine analizlere dalıyor ki okura düşünecek, söz söyleyecek fazla alan bırakmıyor. Verdiği röportajlarda, kaleme aldığı tanıtım yazılarında, sohbetlerinde; kitaba, kitabın yazılış sürecine, vermek istediği mesaja, karakter tahlillerine, hatta kitapta kendi yaşamından izdüşümlere değin her ayrıntıyı aktarıyor. Aktarmakla kalmıyor, bunları yorumlayarak kitabını bütünlüklü bir hayat felsefesinin parçası haline getirmeye başlıyor. Aslında tadında ve kararında kalsa iyi bir okuma rehberine dönüşecek açıklayıcı bir çaba, yoğunluğu arttıkça tek tip bir okumayı koşullamaya başlıyor. İşte tüm bu yoğunluk, -en azından bu süreci takip eden- okurun kitapla bağımsız bir ilişki kurmasının önünde ciddi bir engele dönüşebiliyor.

Yazarın politikayla ilişkilenişi ise daha belirleyici ve önyargılı yaklaşımlara da kapı açan bir sorun. Doğu-Batı meselesini ele alışındaki muhafazakâr tutum bir yana, kamuoyunun çağdaş bir aydından beklentilerine dair, yer yer ciddi hayal kırıklıkları yaratan bir yazar Orhan Pamuk. Özellikle mevcut iktidar ile arasındaki aşk-nefret ilişkisi, önemli bir okuyucu kitlesinde yazara duyulan öfkeyi artırıyor. Eserlerinde farklı dozlarla hissettiğimiz politik sesleniş, -bence yazarın en kötü eseri olan- Kar romanında en saf haliyle karşımıza çıkmıştı. Toplumsal muhalefeti kavramaktan uzak, ekletik ve çoğu hayali propaganda malzemeleriyle örülü bir tasavvuru vardı Kar’ın. Diğer eserlerinde ise bu derece açık politik duruşlar sergilemedi Pamuk. Ama zaman zaman yaptığı açıklamalarda Kar’daki tasavvurun, Pamuk’un düşünce dünyasına hâkim olduğunu görmek zor olmadı. Bu politik konumlanış, başta da belirttiğim gibi önyargılı yaklaşımlara kapı açtı ve her kutuplaşmada olduğu gibi, iki tip okur yarattı. Biri Orhan Pamuk ne yazarsa yazsın hayran olanlar, diğeri ne yazarsa yazsın beğenmeyenler…

Dilim döndüğünce tarif etmeye çalıştığım bu iki neden, kitabı bitirip de üzerine bir şeyler yazmaya başladığınızda sizi yoruyor. Orhan Pamuk’un kitaba dair söylediklerinden sıyrılmak ve metne dair kendi yargınızı oluşturmaya çalışmak, başlı başına bir işe dönüşüyor. Bir yandan da kitaptan çok yazara yönelen olumlu/olumsuz tepkilerden, kamuoyuna yansıyan okur değerlendirmelerini anlamlandırmak mümkün olmuyor.

Sıkıntıları sıraladıktan sonra, kitaba dair sözümüzü söylemeye geçelim: Bir kere, lafı dolaştırmadan söylemek gerekir ki iyi bir roman elimizdeki. İster metne dair ögelerden ister kurgudan bakalım, ister karakter tahlillerine girelim ister mekân tasvirlerine; nihayetinde elimizde tuttuğumuzun iyi bir metin olduğunu söylemek, hakkını teslim etmek zorundayız.

Çok katmanlı, tabir caizse soğan misali bir anlatı deneyimi yaşatıyor Pamuk bize. Soğanın her katmanını soydukça bir yenisiyle karşılaşıyoruz. Baba-oğul meselelerinden başlayan çatışma, aynı karakter örgüsü içinde modern-muhafazakâr, solcu-Turancı-İslamcı ve nihayet Doğu Batı karşıtlığıyla tepe noktasına ulaşıyor. Doğu Batı karşıtlığı elbette temel izlektir; Orhan Pamuk’un başka başka yapıtlarında da olduğu gibi…

Hızlı Yazılan Kısa Kitap

Kitaba gelen tepkilerin yoğunlaştığı alanlardan biri, kitabın hacmi ve yazılış süresi. Roman, Pamuk’un önceki eseriyle kıyaslanıp kısa bulunuyor ama yazım süresine dikkat çekilerek buradan bir başarı öyküsü devşiriliyor. Yazarın kendisi de röportajlarında aynı konuya değinmekten, süre ve sayfa hesaplarına girmekten imtina etmiyor. Açıkçası bu muhteviyata dair ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Anlamlandırmak mümkün değil. Dünya edebiyat tarihinde yazılmış uzun ya da kısa eserlere, bunların rekor sayılabilecek yazılış sürelerine dair örnekler verilebilir. Ama bu, aynı anlamsızlığı derinleştirmekten öteye gitmez. Kısaca romana dair hiçbir değer taşımayan bir övgü/eleştiri yöntemidir söz konusu olan. Pazarlama dışında…

Okurlardan gelen ve benim en çok önem verdiğim tepki ise kitabın kolay okunduğu ve anlaşılır olduğu yönündeki övgülerdi. Pek çok internet bloğunda, pek çok okur benzeri tespitlerde bulunuyordu. Onlara göre Kırmızı Saçlı Kadın, Orhan Pamuk’un en rahat okunan ve en kolay anlaşılan romanıydı. Okurların neredeyse tamamı ilk kez bir Orhan Pamuk kitabında, daha ilk başlardan itibaren kurguyu çözebilmişler, kitabın sonunu öngörmüşlerdi.

Aynı görüşü paylaştığımı söylemeliyim. Hatta daha da ileri giderek yazarın tam da bunu sağlamak için sık sık tekrarlara başvurduğunu, anlatmak istediğini -hani derler ya “kör parmağım gözüne”- apaçık ifade ettiğini iddia edebilirim. İşte bu özelliği ile Kırmızı Saçlı Kadın diğer Orhan Pamuk yapıtlarından ayrılıyor. Diğer tüm yapıtlarında farklı soyutlama düzeyleriyle, çeşitli metafor ve örtmecelerle karşımıza çıkan Doğu-Batı çatışması, bu kez bizi hiç zorlamadan hikâye ediliyor.

Bu noktada, Orhan Pamuk’un bu kez okuruna fazla güvenmediği hissi hâsıl oldu bende. İlk kez “anlaşılabilmek” için fazladan çaba harcadığını hissettim bir metninde. Ki hikâyedeki tekrarların sıkıcı olma riskini de göze alarak! -Oidipus, Rüstem ile Sührab başta olmak üzere romanın her aşamasında farklı biçimlerde sıkça tekrar edilen baba oğul efsaneleri örneğinde olduğu gibi-

Metne dönelim. Dediğimiz gibi metin akıcı ve kolay okunuyor. Hafızam beni yanıltmıyorsa Atilla İlhan’ın tespitiydi, her metnin bir müzikal ritmi vardır. Şiirin de, düz yazının da… Okurun iç sesiyle, uyum sağlamaya, ayak uydurmaya çalıştığı bir ritim. Kelimeler birer nota, imla işaretleri müzikal duraklar… Bir metnin okuyucuyla ilk teması, bu ritim bence. Okur o müzikaliteyi yakalarsa, yazarın ritmini hissederse akar gider sayfalar. Sevilen bir melodi gibi. Orhan Pamuk bu ritmi yakalamayı başarıyor Kırmızı Saçlı Kadında. Roman bittiğinde, iyi bir okuma deneyimi ve hoş bir tat bırakıyor geride.

Yeşilcam Tadı

Roman, yazarın anlatı içinde saygı duruşunda bulunduğu eski Türk filmleri tadında bir deneyim sunuyor bizlere. Nostaljik Yeşilçam senaryolarını andıran kurgu, saf ve dolambaçsız anlatım, 32 kısım tekmili birden ibretlik bir hikâye… Aşk, nefret, başarı, politika, aile ilişkileri, mitoloji, tarih, coğrafya… Her şey var! Belki de okuru bu kadar kolay sarmasının, bu derece anlaşılır bulunmasının bir nedeni de bu Yeşilçam tadı.

Roman 3 bölümden menkul. Çocuk/ergen Cem’in gözünden aktarılan ilk bölüm, romanın en iyi bölümü. Okuru hemen içine çeken anlatısıyla, romanın tüm kurgusu bu bölümde inşa ediliyor. Hatta denilebilir ki daha bölümün yarısına gelmeden, okur, kitabın kurgusunu çözmeye vakıf olabiliyor. Bu iyi yazılmış bölümü takip eden ikinci kısımda ise yetişkin, başarılı bir iş adamı Cem anlatıyor bize olanları. İlk bölüme kıyasla daha özensiz kurgulanmış bir yapısı var bu bölümün. Sürükleyiciliğini yitiriyor yer yer. Hatta aynı Yeşilçam filmlerinde olduğu gibi bazen inandırıcılık sıkıntısı yaşıyor anlatı. Cem’in neredeyse ideal düzeyde iyi giden iş ve evlilik yaşamı ve arka planda süreğenleşen baba-oğul, Doğu-Batı meseleleri kaynaklı krizlerin soyutlama düzeyi bu inandırıcılık sorununu besliyor. Ama nihayetinde edebi bir kurgu elimizdeki…

Üçüncü bölüm ise belki de romanın en kötü yazılmış kısmı. Tüm kurgu boşluklarının doldurulduğu, hikâyenin tüm uçlarının birbirine bağlandığı kısım bu. Aynı Yeşilçam filmlerinin son sahneleri gibi; yan karakterlerden biri çıkar sahneye –bazen bir mahkeme salonunda, bazen bir ölüm döşeğinde- tüm gerçekleri anlatır ya tek tek… İşte onun gibi, bu kez romana ismini veren kırmızı saçlı kadın anlatıyor bize olanları. Gerçi romanın bitişinde, tüm hikâyeyi ve dolayısıyla üçüncü bölümü de anlatan Enver miydi sorusu canlanmıyor değil kafamızda. Ama bu sorunun pek önemi yok aslında. Nihayetinde üçüncü bölüm, öfkeyle babasını öldüren Enver’in iç dünyasını anlayabilmemize yardımcı oluyor.

Üçüncü bölümdeki acelecilik ve her şeyi ortak bir sona bağlama kaygısı romanın en zayıf noktası belki de. Başlarda bahsettiğimiz kısa ve hızlı yazılmış roman olma övüncü, bu son bölümün müsebbibi sayılabilir. İlk bölümde okuyucuyu saran ve kitaba bağlayan kurgu, çok daha iyi düşünülmüş ve kaleme alınmış bir sonu hak ediyor.

Son Söz Niyetine

Kırmızı Saçlı Kadın, okuruna farklı bir Orhan Pamuk deneyimi sunacak bir eser. Tabii, en başta bahsettiğim önyargılarını kırabilenlere. Pamuk ne yazsa sevenler ya da sevmeyenler için bu kitabın da diğerlerinden farkı olmadığı açık.

Öte yandan, Kırmızı Saçlı Kadın’a atfettiğimiz önem ancak romancılığımıza hâkim kısır atmosfer gözetildiğinde anlam kazanır. Bir başeser değil elimizdeki, aksine özellikle sonu özensiz çalışılmış bir metin ama pek çok kötü yazılmış eserin piyasada yer bulduğu, satış-pazarlama etkinliklerinin edebiyatın önüne geçtiği şu günlerde okuma tadı alabildiğimiz her kitap önemli. Yazarının politik duruşu ne olursa olsun, o tadı önemsemek ve sahiplenmek gerek belki de…

Mart 2016 – Safter Korkmaz

Okumak isteği romanı yazan eleştirmen…

Okumak isteği romanı yazan eleştirmen…

Bir roman yazmış Semih Gümüş, “Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz”. Birkaç ay önce, verdiği röportajlardan, yayınevinin tanıtım faaliyetlerinden öğrendim bunu. İlgili bir okur olarak almak, okumak farz… Öyle de oldu, aldım okudum. Sonrası, yine aynı sebepten, yani sadece ilgili bir okur olarak, kitaba dair yazma ihtiyacı…

Romanın, salt metne ait öğelerden (akıcılık, imla, anlaşılırlık, ritm, okuma deneyimi vb.) bakıldığında durumu kurtaran bir yapıt olduğunu söyleyerek başlamalıyım belki. Kurgudan, karakterlerden, zaman ve mekândan ve hatta yazarından soyutlarsak metni; kelimelerin uyumu, okunurluk, dilin kullanımı kötü değil. Eh, şaşırtmamalı bu bizi. Belli ki Semih Gümüş, kelime kelime çalışmış metni.

Metinde sık sık, virgüllerle ayrılmış uzun sıralı cümleler çıkıyor karşımıza. Eylem ve oluşlar, anın akışı ve tasvirler bu uzun cümlelerinin deviniminde canlanıyor. Karakterlerin mekânla ve eylemle bağı, virgüllerle bağlanan ve sonlanmayan akıcılıkla yansıyor okuyucuya. Belli ki her biri üzerine düşünülmüş.

Anlatım yöntemi olarak ikili bir yol izlemiş Semih Gümüş. Dışarıdan bir anlatıcının gözünden izlediğimiz sahneler olduğu gibi, karakterin yani Sinan’ın anlatılarına kulak verdiğimiz bölümler de var. Bu iki anlatım biçimi arasındaki geçişler rahat ve sorunsuz. Bu, metne bir derinlik katmış.

Metnin, zaman ve mekân kullanımı çok katmanlılık arz ediyor. Geçmiş ve şimdiki zaman anlatının sürekliliği içinde sıklıkla yer değiştiriyor. Tabii ki mekânlarda… Sahil kasabası, gözaltı hücresi, Leyla’nın evi vb. vb… Ancak anlatım biçimindeki ikili karakterin başarısı, zaman ve mekân kullanımındaki çok katmanlılıkta kendini göstermiyor. Zaman geçişlerindeki kopukluk ve yazarın tercih ettiği zamansız anlatım tekniği konuyu bulanıklaştırıyor. Katmanlar arasında -özellikle geçmiş anlatılarında- kaybolabiliyorsunuz.

Akıcı ve ritmi olan bir metin, anlaşılır bir okuma deneyimi… Sadece metinden baktığınızda, iyi bir bileşim. Ama bir romanı saf metin olarak ele almak mümkün mü? Kurguyu, karakterleri, zaman ve mekân tasvirlerini, metnin amacını, yazarın metindeki duruşunu ve daha pek çok şeyi unutup sadece metnin ritmine, uyumuna ve akışına bakarak bir romanı inceleyebilir miyiz? Netameli bir konu…

Eleştirmen Semih Gümüş’ün metni önemseyen duruşunu yok saymasam da bana göre roman, onu yazanın hayattaki duruşuyla, içeriğe kendinden kattıklarıyla, kurgusal bütünlüğüyle, karakterlerinin ve diyaloglarının gerçekçiliğiyle, zaman ve mekân kullanımının başarısıyla, içerdiği mesajlar ve belki de en önemlisi amaçladıklarıyla bir bütün. Lafı bunca dolaştırmamdan ve uzun uzun anlattıklarımdan anlaşılmış olmalı ki bence, “Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz”, bu açılardan başarısız bir metin.

Sırtında yumurta küfesi taşımayan biri için “başarısız” deyip geçmek kolay elbette. İşin bu yanını da unutmadan, neden başarısız bulduğuma dair düşüncelerimi anlatmaya çalışayım.

Bu bir “erkek” romanı

Evet, Semih Gümüş’ün metnini tanımlamamı isteseler ilk elden bu cümleyi kurardım. Roman, tüm aksaklıklarıyla bir erkek zihninden çıkmış. Şiddete, cinselliğe ve en önemlisi kadına bakışı ciddi anlamda arızalı. Ana karakter, Sinan; her ne kadar eğitimli, entelektüel ve dolayısıyla kadın haklarına saygılı, eşitlikçi sunulmaya çalışılsa da metnin dehlizlerinde öyle olmadığını, olamadığını görüyoruz.

Gördüğü işkenceler -özellikle bu işkence seanslarının birinde yaşadığı cinsel saldırı- nedeniyle mazur görmemiz istenen biri Sinan. Tüm roman bu fikir üzerine inşa edilmiş neredeyse. 20 yıllık karısını, tek mantıklı açıklama yapmadan terk edişini, kendine yeni bir hayat kurarken seçtiği bencil yolu, yine karısına ve karısından sonra hayatına giren Mina’ya yönelen çarpık cinsel eylemini anlamamız bekleniyor hep.

İşkencecilerin, cinsel kimliği ezmeye, cinselliği bir cezalandırma aracına çevirmeye dönük eylemleri Sinan’ın kimliğini yaralamıştır. Ağır psikolojik sonuçları olur bunun. Kadınlarla yakınlaşmalarında bu sonuçlarla yüzleşir. Elbette okur da onunla birlikte bu yüzleşmeyi yaşar. Karısı Leyla ile ayrılık sahnesi, Mina ile sevişme çabaları, Sinan’ın arızalarını en üst perdeden ortaya koyar. İşkencecilerinin ona yaşattığı acının bir benzerini, istemeden ve belki de farkında olmadan kadınlara -aslında sadece kadınlara değil kendine de- yaşatma eğilimindedir. Kendi cinsel eylemi de neredeyse bir cezalandırma aracına dönüşmüştür. İşkencecilerin ondan aldığı “erkekliği”, şiddetle geri kazanacaktır sanki…

Leyla ile ayrılık sahnesini kısaltarak -yer yer atlayarak- alıntılayalım. Argo kullanımındaki cinsiyetçi tercih, yazarın, Sinan’a işkenceden miras yakıştırması açık ki. Ama anlatıda buna gerçekten ihtiyaç var mı sorusu, ayrıca aklımıza gelmiyor değil…

“… ne istiyordun, seni sikmemi mi istiyordun, bunun için mi ısrar ettin, söyle diyor Sinan, böyle demiyor muydu onlar, Leyla gözlerini yummuş ürkmüş suskun…

…acıtmak istercesine sıkıyor ve Leyla’nın sesi boğulmuş, ayağa kalkıyor, bu kez Leyla’nın omuzlarından tutup iterek kendi kalktığı yere oturtuyor…

…bana yaptıklarını mı yapayım sana, böyle yapmamı mı istiyordun, onlar gibi, bir daha buradan çıkamazsın bak bildiklerini anlat…

… Leyla’ya daha sert davranma isteğinin içini yakarak soluğunu kesmeye, bilincini karartmaya başladığını hissediyor, böyle yapmışlardı işte, coplarıyla seni her gün sikeceğiz, biliyor muydun Leyla…”

Semih Gümüş, işte bu “erkek” kimliği takdim eder bize. Hem de allayıp pullayıp… Onun mazereti vardır. Üç ay boyunca gördüğü işkence, yaşadığı cinsel saldırı her şeyi anlaşılır kılmalıdır okur gözünde. Üstelik iyi eğitimli, oturup kalkmasını bilen biridir Sinan. Ağzı laf yapar. Yer yer romantiktir. Yemek yapmasını bilir, ev işlerini de anlar, yapar.

Eh, ataerkil kalıpları kıracak ne güzel vasıflar bunlar. Daha ne olabilir ki bir kadının beklentisi, değil mi? Mina’ya kulak verelim. Alıntı Mina’nın bir sohbet esnasında ardı ardına söylediklerinden derlendi. Sinan’ın cevapları alınmadı.

“Çorba nefis olmuş, eline sağlık. Nasıl yapıyorsun böyle şeyler. Alışıldık değil…

… Ne güzel anlıyorsun bu işten. Kocam hiç bilmezdi. …

… Biliyor musun, erkeğin yemek yapması kadınlar için önemlidir, bir tür afrodizyak etkisi…”

İşte bu “afrodizyak” etkisinden olmalı, romanın iki kadın karakteri de anlamsızca bağlanırlar Sinan’a. Doğru düzgün tek açıklama yapmadan kendisini terk eden adama, terk ederken cinsel şiddet sergileyen birine hâlâ çok bağlıdır Leyla. Bunca şeyden sonra, onu arayıp geri çağıracak, onsuz yapamayacağını ilan edecek kadar zayıftır. Hatta Sinan’a para göndermeyi, onun bencilce kaçışına sponsor olmayı bile önerir.

Mina da çok farklı değildir. Hemen etkisine girer Sinan’ın. Yemek yapmasından etkilenir. Romantik konuşmalarından, kitap yazıyor oluşundan etkilenir. Başlangıçtaki tek endişesi, Sinan’ın onu yaşlı ve çirkin bulmasıdır. (s 179) Hastalıklı erkek durumlarıyla birkaç kez karşılaşmasına rağmen, hep affeder Sinan’ı. Sonunda Sinan’ın, şiddet uygulama sınırına gelen cinsel hezeyanıyla karşılaşınca, sessizce çekilir gider sahneden…

Evet, romanın kadın kahramanları nedense, enikonu “eksik” resmedilmiştir. Sinan karakteri oluşturulurken gösterilen özenin yarısı bile bu iki kadın karakter için gösterilmemiştir. Roman boyunca, o kadınları tanıyamayız. Fazlasıyla dıştan ögeler olarak kalırlar metne. Düşüncelerine giremeyiz. Yaşantılarına sızamayız. Bize yansıyan düşüncelerinin tamamında Sinan vardır. Yani tüm varlıkları, romanda Sinan’ı tamamlama hedefine hizmet eder. Sinan’ı anlamamız için kurgulanmış yarım karakterlerdir. Öyle ki onları, Sinan’ın ev sahibi Murat kadar bile tanıyamayız. Murat onlardan daha bütünlüklü bir karakter olarak çıkar karşımıza. Gerçi bu bütünlük ciddi bir sahicilik sorunu ile mustariptir. Sinan ve Murat diyaloglarındaki yapaylık belki de ayrıca incelenmelidir. (örnek diyalog için sayfa 129)

Romanın iki kadın karakteri de -yazar her ne kadar Mina için aksi yönde bir tip çizmeye çalışsa da- edilgendir. 20 yıllık birlikteliği Sinan tarafından, keyfiyetle sona erdirilen Leyla’nın nihai tepkisi, “son kez” yatma isteğidir. Semih Gümüş, terkedilen bir kadını neden hemen yatağa göndermek ister, bilinmez. Bunca ciddi bir konuyu -20 yılın ardından nedensiz ayrılığı- oturup konuşmayı, kızmayı, bağırıp çağırmayı seçmez Leyla. Sadece son kez sevişmek ister. Üstelik uzun süredir bu alanda hüsran yaşadıklarını bile bile. Neden? Semih Gümüş’ün Leyla’sı ya cinsellikle Sinan’ı kandırmak isteyen bir kurnaz ya da her şeyiyle Sinan’a bağlı ve bağımlı bir “zayıf” kişilik… 40 satır mı, 40 katır mı?

Leyla’yı, romandaki eylem ve oluşlardan sadece bu kadar tanırız. Onun hakkındaki diğer tüm yargılar Sinan’ın düşüncelerinden, anlatılarından gelir bize. Leyla, Sinan’ın kafasındaki bir imge. Ama o imge bile yarım yamalak. Sadece Sinan’ın kendini aklama çabasının bir ürünüdür aslında. Sinan’sız daha iyi olacağı peşinen kabul edilmesi gereken bir kadın. Ama bunun kararını kendisi vermeyen ve gerçeği henüz fark edememiş bir kadın… Hatta onunla bunu konuşmaya, tartışmaya bile gerek yok. Çünkü anlamayacak Sinan’ı. Oysa Sinan ikisinin de iyiliğini düşünüyor. Ne güzel şablon! Sinan ne yüce bir insan!

Üstelik ayrılığı Sinan’da anlamlandırmaz roman boyunca. Nedir Leyla ile sorunu, bilmiyoruz. Yazar ayrılığı, işkenceye ve işkenceden kaynaklanan psikolojik duruma bağlamamız gerektiğini düşünüyor belli ki. Bağlanabilir elbette, ama nasıl? Sinan’ın her durumunu mazur görmek ve anlayışla karşılamak mı çözüm? Sinan neden bu ayrılıkta üstlenmesi gereken sorumluluğu üstlenmez? Neden bir psikiyatra -kendini keserek yaralayan bir adam olarak bile olsa- gitmez mesela? Neden yardım almaya açık değildir? Neden konuşmaz Leyla ile? Ayrılık kaçınılmazsa ve sevgi tükenmişse neden çıkıp bunu dile getirme cesaretini göstermez? Yazar neden Sinan’ı bir mağduriyet bulutunun ardında korumaya alır? Leyla’nın suçu nedir? Sorular, sorular…

Mina, Leyla’ya göre daha şanslı. Semih Gümüş, daha çok yer veriyor Mina’ya romanında. Üstelik sadece Sinan’ın zihninde değil, mekân ve oluşlarda da karşımıza Leyla’dan daha çok çıkıyor. Romanın şimdiki zamanında yaşıyor oluşunun avantajı. Belki bu yüzden biraz daha fazla şey biliyoruz onun hakkında. Sigarayı nasıl içer, içkiyle arası nasıldır, hayvan ve çevre sevgisi ne düzeydedir, edebiyatla ilgisi nedir, pek çok fikir edinebiliyoruz. Hatta ne derece güçlü ve erkekler karşısında ayakta durabilen bir kadın olduğunu, yazarın zorlama diyaloglarından öğreniyoruz. Leyla’ya oranla daha gerçek bir kadın çıkarıyor karşımıza. Ama ne yazık ki yine eksik. Öncelikle, tüm bunlar, aslında Mina’yı tanımlamak için değil Sinan’ın ona ilgisini anlamlandırmak için kurgulanmış şeyler. Yani birincil kaygı yine Sinan’ın seveceği kadını yaratmak ve bu kadınla Sinan’ın öyküsünü tamamlamak!

Daha da kötüsü, aslında Mina’nın iç dünyası yine bize çok yabancı. Anlamaktan uzağız onu. Yazar bize Sinan’ı ve onun iç dünyasını öyle dayatıyor ki Mina bir türlü gerçek bir karaktere dönüşemiyor. Sinan’ın uzantısı haline geliyor. Adeta Sinan’ın bir sonraki hamlesini anlamamızı sağlamak için döşenmiş bir basamak…

Leyla’nın, Sinan’daki cinsel şiddet yönelimi karşısındaki sessizliği ve sakinliği, nedense Mina’ya da geçmiş romanda. Canını yakan adama karşı hiçbir öfke belirtisi yok, kızgınlık yok, hatta şaşkınlık bile yok. Bağırıp, küfretmek yok. Alelacele giyinip gitmek, tepki aynı…

Ve kahramanımız her hatasını kendi gören ve özeleştiri yapan bir bilge rolünde, utancıyla kendi kendine yüzleşir ve kendi yarattığı imgeler denizinde –ada, sis, kayık, yırtılan sayfalar-, bindiği kayıkla yalnızlığa açılır. Ne etkileyici son!

Gerçeklik aranıyor!

Bir “erkek” romanı da desek, ciddi bir feminist okumayla mahkûm edilmesi kaçınılmaz da olsa romanın en büyük sorunu bu değil belki de. “Erkek” karakter, romandan ziyade romancının sırtındaki bir yük…

Metnin en büyük sıkıntısı gerçeklik alanında yaşanıyor. Başından sonuna, karakterlerden olay kurgusuna, diyaloglardan metaforlara; boylu boyunca bir gerçeklik sorunu… Romanın örgüsünü oluşturan her şey, en önemlisinden en basitine, adeta seloteyp ile birbirine bantlanmış gibi duruyor.

Yazar, muhtemel çoksatar bir kitap kurgusu oluşturmak istediği için, pek çok “önemli” mesele peş peşe sıralanıyor anlatının içinde. Ancak hepsini ortak kesen bir izlekten bahsedebiliyoruz: “Şiddet”

Sinan’ın işkencecilerden gördüğü şiddetle başlayan anlatı, yine Sinan’ın, hayatına giren kadınlara ve kendine yönelen şiddetiyle devam ediyor. Bütün bunlara, köylülerin köpeklere ve ağaçlara yönelen şiddeti ekleniyor.

İşte bu izleğin başlangıcı ve tetikleyeni durumundaki “işkence” anlatısı romanın en sorunlu alanı belki de. Yazarın, işkence/gözaltı sürecini; zamansız, muğlak ve eksik anlatıyla okura sunması bir edebi tercih olarak kabul edilebilir. Ancak, yaşadığımız dönemin ve yakın tarihimizin önemli ve kanayan yaralarından biri “işkence”. 1980’lerden bu yana, abartısız milyonlarca insan işkence ve kötü muameleden mağdur durumda.

Kısacası yaşantımızın içinde bunca girmiş, bunca somut bir sorun, daha gerçekçi ele alınmak zorunda. İşkence ve gözaltı anlatısının ve Sinan’ın iç süreçlerinin sahteliği, yakın tarihe aşina okuyucuyu irrite ediyor. Tüm bu anlatı sadece romana katkı olsun diye eğilip bükülmüş gibi geliyor. İşkenceyi tüm politik özünden soyutlayan, insan yaşamına ve inançlarına yönelen çok katmanlı saldırısını göz ardı edip salt fiziki/cinsel saldırıya indirgeyen bakış oldukça sorunlu. İşkence sonrası travmayı, basit bir cinsel hâkimiyet sorununa indirgemek de öyle…

Okurlar arasında olması çok muhtemel işkence mağdurları ve onların yakınları için romanın konuyu ele alışı saygısızlık olarak bile nitelendirilebilir. Yazarın böylesi bir konuda ciddi bir araştırma yapmış ve işkence mağdurlarından psikiyatrlara bir dizi görüş almış olmasını beklerdim. Böylece hem işkencenin kendisini aktarmakta hem de Sinan üzerindeki etkilerini anlamlandırmakta başarılı olma olasılığı artardı. Dahası romanda, Sinan üzerinden ifade bulan, işkence sonrası profesyonel desteği küçümseyen bakış öylesine sorunlu ki… İşkenceye ve sonuçlarına, böyle bir yenilgi ve kabullenme ile yaklaşım kabul edilemez. Tersinden, işkence sonrası travma da her şeyi affettiren bir maske değildir ve bir romanda bu amaçla (ve duyarlılık yaratmak adına) kullanılmamalıdır.

Bahsettiğimiz eksik ve hatalı anlatı, kurguda zaman karmaşasıyla daha da rahatsız edici boyutlara ulaşıyor. 3 ay gözaltı süresi 1980’lerde kalan bir uygulama olmasına rağmen, yazar bunu yakın zamana taşıyor. Bu da okurun romanla kurmaya çalıştığı bağları zayıflatan bir çelişki doğuruyor. (Yakın zamanı nereden çıkardın derseniz eğer, romanda değişik kereler geçen telefon kullanımı anlatılarını inceleyerek: Büyük siyah ekranlı, açmadan arayanı bilebildiğiniz ve kablosuz telefonlar…)

Kurgu/gerçeklik sorunlarına başka örneklerde verilebilir: 30 yıl öncesine dayanan olaylara 3 aylık işkenceli gözaltı ve öylesine salıverilme; okurun bunların nedeni/nasılı konusunda kitabın sonunda hâlâ bilgisiz oluşu; 20 yıldır gelinen sahil köyüne ilk kez gelmişçesine yabancı olma durumu; işkence gibi siyasi dozu yüksek bir konuya rağmen karakterin apolitik varoluşu vb. vb…

Bunları geçelim. Tek bir örnekle diyaloglara değinelim. Mina, Sinan’dan kendisine kuş seslerini ayırt etmeyi öğretmesini ister. Aslında, sahnenin tamamı yeni dalga sinemacılarının gerçeküstü görüntülerini andırır ama Sinan’ın tiradı apayrıdır: “Rüzgâr kesilir de kuşlar şenliğe başlarsa, bulutlar dağların üstüne çekilirse, denizin çalkantısı durulursa, balıkçılar sağ salim dönerse barınağa, adayı saklayan sis tamamıyla dağılıp birlikte hayal kurmaya başlarsak, öğretirim elbette.” Diyaloğun inandırıcılığına dair yorumu okura bırakmakta fayda var…

Mina karakteri güçlü bir karakter olarak çizilmeye çalışılmış. Bize anlatılan; kocasını terk etmiş, kendi ayakları üzerinde duran, aydın ve özgür bir kadın. Sinan’la konuşmalarında gücüne ve özgürlüğüne ara ara vurgu yapıyor. Ama bu bilgiler, aksiyonla ciddi anlamda çelişiyor. Sinan’dan kendine yönelen her hastalıklı hareketi 2-3 gün sonra unutup, bir yenisine yelken açacak kadar “anlayışlı” biri o. Ama Sinan’a en ciddi tepkisi ve önerisi “bir uzmana görünsen” cümlesini de geçmiyor. Dahası Sinan ona geçmişte yaşadıklarını da, sorununun gerçek kapsamını da asla anlatmıyor.

Sinan’ın sorunlarına dair dişe dokunur tek açıklama yapmamasına rağmen Mina’nın sanki her şeyi anlamışçasına verdiği tepkiler ayrıca dikkate değerdir. Öyle ki Sinan ne politikadan, ne devrimcilikten, ne uğradığı cinsel saldırıdan, ne de kendindeki çarpık eğilimlerden bahseder. Üstü kapalı ve aslında tanıştığı herkese edebileceği birkaç kelam çıkar ağzından. Ama bu bile yeter Mina’nın her şeyi anlamasına. Mina’nın anlayış yeteneğine mi sevinelim, Semih Gümüş’ün politikaya ve işkence gerçekliğine uzaklığına mı üzülelim…

Sinan ve Mina’ya ortak ilgi alanları yaratmak ve muhtemel okurun duyarlılığına da göz kırpmak adına romana eklemlenen ağaç ve hayvan sevgisi bölümlerindeki yapaylık ayrıca ele alınmalı belki. Belli ki toplumda yükselen çevre duyarlılığını ve hayvanseverliği, çoksatar romanın bir öğesi olarak görmüş Semih Gümüş. Aynı cinselliğe dair bolca giriştiği tasvirleri gördüğü gibi…

Şubat 2016 – Safter Korkmaz